Yazdır
PDF

 

Sadece zorlu, uzun bir disiplin ve pratik döneminin ardından elde edebilen aydınlanma, şimdi bu nezaketi gösteren modern dönemin iki büyük ruhani öğreticisi Sri Bhagavan ve Sri Padmavathi Amma tarafından veriliyor. Yek vücut hareket eden iki bilge ruh dünyaya şifa ve aydınlanma getiriyor.Görevleri 2012 yılına kadar tüm insanlığın aydınlanmasını sağlamak. Fantastik görünmesine karşılık, bunun meydana gelmesi için astrolojik fırsat penceresi mevcut ve ilk belirtilere göre bunun olması tamamen mümkün.

Bu, dünyanın en uğursuz zorluklarına çözüm bulunması, insanlık için altın çağın müjdelenmesi- Sri Bhagavan’ın ifadesiyle “dünyada cennetin” yaşanması anlamına geliyor. Bireyler için bu kişisel acıların sona ermesi, huzurlu ve neşeli olan kendi gerçek doğamızın doğrudan ve kalıcı olarak yaşanmasını ifade ediyor. Bu bireysel değişiklik toplu olarak dünyamızın dönüşümünü sağlayacaktır.

 

Sri Bhagavan kimdir?

Sri Bhagavan 7 Mart 1949 tarihinde Tamil Nadu şehrinin Kuzey Arcot Kasabasına bağlı Natham adındaki bir köyde dünyaya geldi. Daha bir çocukken sıra dışılığıyla tanındı, akranlarıyla oynamak yerine kendi iç dünyasını incelemeyi ve inzivaya çekilmeyi tercih etti. Daha küçük yaştayken yaşama amacının; dünyadaki büyük değişime katkıda bulunmak olduğunu söyledi.
1983 – 1990 yılları arasında Bhagavan ve ilk takipçileri Andhra Predesh’in Chitoor bölgesinde derin bir inzivaya çekildiler. Burada Jeevashram adını verdikleri ruhani bir ekol geliştirdiler. İşte bu dönemde çok sayıda insan, kendilerine Bhagavan’ın kim olduğunu gösteren kutsal mistik deneyimler yaşamaya başladılar.Bu mesajın Hindistan’a ve tüm dünyaya yayılmasını kolaylaştıran ve bu ekolu takip edenler için mesajlar devam etti. Mütevazi bir başlangıcın ardından, bugün hareket 15 milyon takipçisiyle büyüyen bir fenomen haline gelmiştir. Bu sayı günden güne artış göstermektedir.

 

Sri Bhagavan’dan Mesaj

İnsanlık ileriye yönelik büyük bir adımla yüz yüzedir. Bu adım, tüm zamanların en derin sosyal değişikliliğini ve yaratıcılığını yeniden yapılandırılmasını getirmektedir. Açık olarak farkında olmaksızın, bizler dünyanın ilk Altın Çağının inşasında görev alıyoruz. Yakın bir gelecekte, bizler global Altın Çağı yaratan ilk nesil olacağız.

2004 - 2012 arasındaki zaman dilimi insanlığın aydınlanma için elde ettiği en büyük fırsattır.

Yeni medeniyet kendi yeni bilinç çerçevesiyle birlikte gelecektir. Bu yeni bilinç çerçevesi vaziyeti daha yüksek bir perspektiften görebilme yeteneği anlamına gelmektedir. Bilinç dünyamız genişlemeye devam edecek ve kabile hayatına veya ulusçu hayata geri dönüş olmayacaktır. Enerjilerimiz ruhsal aydınlanma ve bütünlüğe doğru yönlendirilecektir. Dünya, baskın materyalizmden, denge ve maneviyatın hakim olduğu bir dünyaya dönüşecektir. Şu andaki mevcut dünya düzeni tüm insanlar arasında eşitliğin hüküm süreceği bir birliğe dönüşecektir.

Altın Çağ olarak adlandırabileceğimiz bu yeni medeniyetin şafak vakti, tüm yaşamlarımızın tek ve en büyük yankı uyandıran gerçeğidir. “Her şeyiyle bir/lik olmayı ifade eden bilinç durumunu" yaratmak bizim yazgımızdır.

 

Sri Amma hakkında;

Amma 15 Ağustos 1954 tarihinde Güney Hindistan’ın Andhra Pradesh şehrinin Sangam köyünde dünyaya geldi. Amma’nın masumiyeti, zarafeti ve derin bilgeliği, dinleyicilerin kalplerine ona karşı muazzam bir saygı ve anında yeşeren bir sevgi aşılıyor. Sorulduğunda çok zor “hayır” diyebilen birisi. Onun bulunduğu yerlerde muazzam mucizeler meydana geliyor.
O sevginin vücut bulmuş hali- kutsal annedir. Amma ve Bhagavan’ın iki vücutta bir bütün oldukları söylenebilir. Bhagavan bu sürece rehberlik eden kişi, Amma da Birlik/Teklik durumunun herkeste var olabilmesi için büyük bir enerji üretiyor. Şifa istendiğinde, kendisinden daha hızlı cevap vereceğinden Bhagavan genellikle insanların Amma’dan şifa istemelerini söylüyor. Amma haftada 5 gün Nemam'da darshanlar veriyor. Binlerce insan onun huzurunda bulunmak için toplanıyor. Herkes onunla kendine özel eşsiz kişisel bir ilişkiyi paylaştığını düşünüyor.

 

 
 

Sri Amma Bhagavan'dan bir mesaj ;

 
 
Sevgili Dostlar,

Bugünün dünyasında insanlık ayaklanmalar, aşırı nüfus, savaşlar ve şiddet gibi çeşitli tehditler altında yaşarken, her birey kendi varoluşunu sürdürme çabasına yoğunlaşmıştır.

Varoluş; mutlu, akılcı ve büyük baskı ve stres olmaksızın yaşamak demektir. Her birimiz varoluş’u kendimize has kavramlara göre yorumlamaktayız. İdealist biri gerçekçi olmayan bir yaşam biçimi belirler. Teorisyenler, ister marksist ister sağ eğilimli olsun, varoluşu belli kalıplar içinde görmektedirler. Milliyetçiler için varolmak ancak belli gruplar ve topluluklar içinde mümkün olmaktadır. İşte bu ideolojik farklılıklar, idealler ve inançlar bölünmenin esasını oluşturmakta ve insanlığın varoluşunu tehdit etmektedir.

İnsanoğlu, kendi dar görüşü, anlık çıkarları ve belli inançları doğrultusunda belli bir varoluş biçimi istemektedir. Bütün bunlar kendi içinde bölücü ve sınırlı görüşler olduğundan hiçbir şekilde güvenli varoluşu beraberinde getirmemektedir. Ne eski ne de çağdaş geleneklere uygun olarak varolma ümidi ile yaşamanın bir anlamı yoktur. Bilimsel, dinsel, politik veya ekonomik konularda üretilen taraflı çözümler, artık insanlığın varoluşunun sürdürülmesinin teminatı olamamaktadır. İnsanoğlu kendi bireysel varoluşu, ailesinin, kendi grubunun, kendi milletinin varoluşu ile ilgilenmektedir. Bütün bunlar bölücü olduğundan, kendi gerçek varoluşunu tehdit etmektedir.

Milliyet, renk, kültür ve din gibi çağdaş ayrılıklar insanın varoluşsal güvensizliğine neden olmaktadır. Günümüzün dünyasının karmaşası, insanın, politik, dini veya ekonomik bir otorite anlayışına yönelmesine neden olmaktadır. Otorite olarak başvurulanın tepkilerinin belli bir görüş ile sınırlı olması kaçınılmazdır ve dolayısıyla tehlikelidir. İnsan artık birey ve “ayrı” değildir. Birkaç kişiyi etkileyen, tüm insanlığı etkilemektedir. Bu sorundan kaçış mümkün değildir. Artık insanlığın bütününden ayrılabilmek mümkün değildir.

Biz sadece kendi bireysel varoluşumuzla ilgiliysek, varoluşumuzu sürdürmemiz mümkün değildir. Dünya üzerinde bütün insanlar birbirine bağlıdır. Bir ülkede olan diğerlerini de etkilemektedir. İnsan kendini başkalarından ayrı bir birey olarak görmektedir, ancak kişi psikolojik olarak ayrılamamaktadır.

Psikolojik varoluş diye bir şey sözkonusu değildir. Varolma arzusu ortaya çıktığında, psikolojik olarak yarattığımız durum sadece ayrımcı değil aynı zamanda gerçek dışıdır. Psikolojik olarak başkasından ayrı olamayız ve bu ayrı olma arzusu, tehlikenin ve yıkımın kaynağıdır. Bireyselliğinde ısrar eden, kendi varoluşunu tehdit etmektedir.

Ayrılık bilinci, birlikte çalışma kapasitemizi, doğa ile bütünleşmemizi, yeryüzündeki diğer canlılar ve insanlarla birlikte varolmamızı yok etmektedir. Sosyal varlıklar olarak kendimiz için yaşamaktayız. Yasalarımız, yönetimlerimiz, dinlerimiz, hepsi insanın “ayrılığının” altını çizmektedir – ve yüzyıllar içinde insanın insana karşı olduğu bir bilincin gelişmesine neden olmuştur. Şayet varoluşumuzu sürdürecek isek, kâinat ile işbirliği ruhunun tesis edilmesi gittikçe önem kazanmaktadır.

Bütün sosyal yapılaşmalarda ayrılaşmanın yıkıcı sonuçları görülmektedir. – Millet millete karşı, bir grup başka bir gruba, bir aile başka bir aileye, bir kişi başkasına, dini, sosyal ve ekonomik durumlarda. Herkes kendi için veya mensup olduğu toplumdaki çıkarları için çaba harcamaktadır. İnançların, ideallerin bölünmesi, varılan sonuçlar ve önyargılar, işbirliği ruhunun gelişmesini engellemektedir. Bizler kabileler değil, bizler insanlarız. İnançlar, teoriler ve yargılarımız içinde sıkışıp kalmış insanlarız. Bencilce yiyecek, giyecek ve barınak aramamızın nedeni de bizim insan olmamızdandır. Düşünce biçimimiz ayrılıkçı olup eylemlerimize de yansımakta ve “işbirliğini”engellemektedir. Örgütlenmiş dinleride içine alan mevcut ekonomik ve sosyal yapı ayrılıkçılığı önplana çıkarmaktadır. İşbirliğinden yoksunluğun sonucu olarak da savaşlar ve insanlığın tahrip edilmesi meydana gelmektedir. Ancak kriz ve afet anlarında bir araya gelip, durum normale dönünce bizde tekrar eskiye dönmekteyiz. Uyum içinde birlikte yaşamayı ve çalışmayı başaramamaktayız.

Düşüncelerimizin, duygularımızın merkezi olan beynimiz eski günlerden bu yana kendi kişisel varoluşunun peşinde koşmaya şartlandığından mı içinde bulunduğumuz ayrımcı ve agresif süreç meydana geldi? Bu ayrımcı sürecin kendini aile, kabile vb. ile tanımlamasından mı ve yüceltilmiş milliyetçiliğinden mi oluşmaktadır? Bütün ayrımcılıkları, bir kimlik ve tatmin ihtiyacına bağlayamaz mıyız?  “Ben” ve “Sen” zıtlığının evrimi veya “Biz” veya “Siz” değil mi kendine önem vermeyi ön plana çıkaran? Bütün dinler kişisel olarak kurtulmanın, aydınlanmanın, başarının önemini ön plana çıkartmadılar mı?  Ayrılık bilincine önem verdiğimizden değil mi işbirliği olanaksızlaştı? İnsanlar arasında işbirliği, yönetim veya din otoritesinin etrafında merkezlenerek kendi yıkımına neden olmadı mı? İşbirliği ne anlam ifade etmektedir – kelime değil, manevi anlamı nedir?
Kendiniz uyum içinde değilseniz, başka birisi ile veya yeryüzü ile işbirliği yapamazsınız. Baskı altında, çelişki içinde işbirliği yapamazsınız. Kendi sorunlarınız, hırslarınız ile meşgul olurken evren ile nasıl işbirliği yapabilirsiniz? Bütün faaliyetleriniz ben- merkezli iken ve siz sadece kendi egonuz ve arzularınız ile meşgul iken işbirliği sözkonusu olamaz.

Zihnin ürettiği düşüncelerle hareketlerinizi etki altında tutuyorsa, işbirliği olamayacağı apaçıktır. İşbirliğinin gerektirdiği dürüstlüktür, dürüstlük amaçsızdır.

Dürüstlük bir ideal veya inanç değildir.  Dürüstlük beraklıktır, nesnelerin olduğu gibi algılanmasının berraklığı. Algılama dikkattir. Dikkatin kendisi enerjisi ile tetkik edilenin üstüne ışığını saçar. Bu ışık tetkik edileni ( gözlemleneni) değişime uğratır. İşbirliği yapabilmeyi öğrenmek için bir sistem yoktur.  O yapılandırılıp sınıflandırılmaz. Doğası gereği sevgi ve ölçüsüz sevgi talep eder. Zira ölçü demek, egonun varlığı demektir. Ego’nun olduğu yerde sevgi olamaz. İşin gerçeği idrak edildiğinde, insan sorumluluğu, sadece kendi yakın çevresine karşı değil tüm canlılara karşı radikal bir değişime uğrar. Bu sorumluluk sevgidir. Bu sevgi zihin aracılığıyla eyleme geçer. Bu zihin taraflı, bireysel ve ayrıcılıklı değildir. Sevgi asla taraflı değildir. . Sevgi tüm canlıların kutsiyetidir. Sorunu ve nedenini açıkladıktan sonra şimdi çözümü bulmalıyız. Hiçbir gayret göstermeksizin insan bunu başarabilir mi? Bunlar ancak yüreğiniz “şimdi” ile dolduğunda mümkün olabilir. “Şimdi” ise size Dikşa vasıtası ile akmaktadır.

Dikşa dünyaya yeni bir bakış açısına sahip, yeni bir insan nesli yaratmaya yardımcı olacaktır. Bu yeni bakış açısı insanlara dünya vatandaşlığı hissi vererek, yeryüzündeki tüm canlılarla ilgilenmeleri demek anlamını taşıyacaktır. İşte bu Birliği yaratmaya yardımcı olmak bizim en büyük sorumluluğumuzdur.

Teşekkürlerimle,